Ebû Hureyre (r.a.) den nakledildiğine göre, sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) bir hadislerinde şöyle buyurdular:
“Müslüman, müslümanların dilinden ve elinden salim olduğu; mü’min ise, insanların canları ve malları hususunda emin olduğu kimsedir.”
(Tirmizi, “İman”, 12)
İman, mü’min, emîn, emânet, emniyet hepsi aynı kökten gelen kelimelerdir. İman sahibi biri aynı zamanda emin kişi, emanete hıyanet etmeyen kişi, kendisinden emniyette olunan kişidir.
Diğer insanların kendisinden zarar gelmeyeceğini bildikleri, güven duydukları, mal, can ve namusları konusunda emin oldukları kimselerdir, Allah’a inanan Mü’minler.
Bu nitelikler, Allah’a imanla kazanılan ve ölene kadar mü’minden ayrılmaması gereken özelliklerdir.
İman ve salih amel iç içedir ve bu ikisinin ortaya çıkardığı değer de “takvâ” dır.
Muttakî müslümanın sahip olduğu ve çevresine kazandırdığı olumlu değerlerin başında ise güven ve barış gelir.
Hayatı ve ölümü kimin daha iyi amel yapacağını sınamak için yaratan (Mülk, 67/2), bu sınavı geçmeden, sadece iman ettik demekle
insanların kurtulamayacağını bildiren (Ankebût, 29/2) yüce Allah, mü’min ve Müslümanlığın içi boş bir niteleme olmadığını bize hatırlatmaktadır.
Nasıl mü’min ve müslüman olunacağının örneğini, yaşayarak bize gösteren Allah Resulü, yaşadığı toplum içerisinde güven ve barışın simgesi olmuştur.
Onun için, kendisine en büyük kötülükleri yapanları bile affetmekte tereddüt etmemiş, kimseye karşı kin ve intikam hissiyle davranmamıştır..
Onun şiddet kullanmak zorunda kaldığı tek yer savaş meydanlarıdır. Ancak burada da, kadınların, çocukla
rın, yaşlıların, din adamlarının korunmasını, insanlara işkence yapılmamasını ve çevreye zarar verilmemesini istemiştir.
İşte bu, alemlere rahmet olarak gönderilen (Enbiyâ, 21/107) bir Peygamberin, görevini, mümkün olduğu ölçüde barış içinde ve kimseyi incitmeden yerine getirme titizliğinin bir göstergesidir.
O, bu titizliği ümmetine de tavsiye etmiş, adıyla ve öğretisiyle barışı temsil eden bir dinin müntesiblerinin,
güven veren ve güven duyulan kişiler olarak bütün dünyada barış elçileri olmalarını arzulamıştır.
Haksız yere bir insanı öldüreni bütün insanları öldürmüş, bir insanı hayata kazandıranı bütün insanlara hayat vermiş kabul eden (Maide, 5/32) bir Yaratıcının elçisinin ideali de bundan başkası olamaz. Şiddetin yüceltildiği bir dünyada, sadece söylemden ibaret bir sevgi ve barış gösterisi yerine, bağrından binlerce gönül erleri yetiştirmiş bir medeniyetin mensupları olarak, gerçek barış ve selametin İslam’da olduğunu göstermek hepimizin görevidir.