Ey Allah’ın Rasûlü, bana İslam hakkında öyle bir şey söyle ki, senden başka kimseye bu hususta soru sormama gerek kalmasın.” diyen Süfyan b. Abdullah'a Allah Rasûlü (s.a.s.) şöyle demiştir:
“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.”
(Müslim, Îmân, 62.)
Rasûlüllah Efendimizin az kelimeyle çok kapsamlı manalara işaret ettiği hadisinde müminlere İslam dinini yaşama konusunda temel bir ilke sunmaktadır: iman etmek ve istikamet sahibi olmak.
Başka bir ifadeyle bir olan Allah’a inanmak ve ömür boyu bu inancın gereklerine uygun dosdoğru bir hayat sürmek.
“Dosdoğru ol!” emri, öncelikle “Allah’a iman ettim” diyen kişinin tevhid inancında tereddütsüz, tutarlı ve kararlı olması gerektiğini ifade eder. İnanç sahibi olan kişi, zayıf hallerinde acziyetinin farkındalığıyla “Rabbim büyüktür” dediği gibi bütün dünyaya hâkim olacak güçte iken de “Allah’tan başka üstün olan yoktur” sözünü haykırabilendir.
Karun gibi servetiyle kendini müstağni görmek yerine ihtişamlı saltanatıyla dillere destan olan Hz. Süleyman gibi (Sâd, 38/30-32.) bu nimetleri Allah’ı anma vesilesi kılarak şükredebilen ve Rabbine çokça yönelendir. Yalnızca nimetlere erişince değil bu nimetlerden mahrum kalınca da“verenin de alanın da Allah” olduğu bilinciyle her haline şükredendir.
İstikamet sahibi olmak için sonraki aşama inancına uygun dosdoğru bir yaşam sürmektir. Sözgelimi dili “dosdoğru” olunca yalancılık, iki yüzlülük ve iftiradan uzak, dürüst bir yaşam sürer; verdiği sözde durur, verilen emaneti korur, “mümin” adına yaraşır şekilde hayatını sürdürür.
İnsanın eli dosdoğru olunca kendinin olmayana uzanmaz, ayağı dosdoğru olunca yanlış yolda yürümez, gözü dosdoğru olunca harama bakmaz. Yaşantısında dosdoğru olan kulun insanlarla olan ilişkilerinde dürüstlük ve samimiyet hakim olur; dedikodu yapmak, suizanda bulunmak, başkalarının özel hallerini araştırmak gibi samimiyeti zedeleyecek unsurlara da yer kalmaz yaşamında.
Dinde istikamet sahibi olan kişi, Yüce Allah’ın her bir emrini emrolunduğu gibi dosdoğru ifa eder, ifrat ve tefrite (aşırılıklara) meyletmeden itidal (orta yol) üzere hareket eder; namazını dosdoğru kılar, zekatını dosdoğru verir... amellerinde ihlası düstur edinir. Dolayısıyla yaşamının her anında “iman ettim” sözüne sadık bir duruş sergiler.
Rasûlüllah’ın “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol.”(Müslim, Îmân, 62.) sözüyle kısaca dile getirdiği talep aslında muhatabına ağır bir sorumluluk yüklemektedir.
İstikamette olmak; kendi aleyhine de olsa doğruluktan asla ayrılmamayı, kendi çıkarları uğruna adaletten sapmamayı, kalben sevmediği kimse de olsa her hak sahibine hakkını iade edebilmeyi zorunlu kılar. Darlıkta olduğu gibi bollukta da israf etmekten kaçınmayı, gelene gittiği kadar gelmeyenle de ilgilenmeyi, zenginlikte infakta bulunduğu gibi yoksulluk zamanında da elindeki bir lokmayı paylaşabilmeyi, az da olsa devamlı ibadet edebilmeyi, kısacası inişli çıkışlı hayat yolunda tökezlemeden dosdoğru yürüyebilmeyi gerektirir.
Bu ise nefsani arzular ve şeytanın telkinleriyle mücadele etmek zorunda olan “insan” için hiç de kolay değildir.
İstikametin zorluğundandır ki, «Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hûd, 11/112.) buyruğu, Rasûlüllah Efendimizin “Beni yaşlandırdı” dediği Kur’an ayetleri arasında yer almıştır. (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 56; Beyhakî, Şuabü’l-Îmân, IV, 82.)
Ancak önemli olan bu yolda gayret sarf etmek ve istikametten ayrılmamaya özen göstermektir.
Rasûlüllah Efendimizin Müslümanca “Şüphesiz Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) va’dedilmekte olan cennetle sevinin!” (Fussilet, 41/30.)
O halde namazlarımızın her rekatında, günde en az kırk defa, okuduğumuz Fatiha suresinde “Bizi dosdoğru yola (sırât-ı müstakîme) ilet!” (Fâtihâ, 1/6.) diyerek Rabbimizden istikamet talebinde bulunan bizler, bu yolda çaba göstermeli ve ömrümüz boyunca “iman ettim” sözüne sadık kalabilmeliyiz.